Ekle  Çıkar
Tarkan - Uyan
ATLAS BirdLife RSPB ATLAS BirdLife RSPB
 
Küresel Isınma

Küresel ısınmanın gerçekleşmesi temelde güneşten gelen ışınlarla dünyanın ısınmasına dayanıyor. Dünyanın uzaydaki konumu, güneşe olan uzaklığı, eğikliği, dönüş açısı ve hızı gibi faktörler, güneş ışınlarının yer küreye enlemler boyunca farklı eğim açılarında ulaşmasına neden oluyor. Bu farklılıklar sayesinde mevsimsel ve beraberinde iklimsel değişimler meydana geliyor.

İklimsel dengenin oluşumunda dünyayı oluşturan hava, kara, su ve buz katmanlarının kendi içlerindeki ve birbirleriyle olan etkileşimi önemli rol oynuyor. Güneş ışınlarının dünyaya gelirken geçmeleri gereken ilk katman olan atmosferdeki gaz bileşimlerinin oranı ve dengesi, güneş ışınlarının yansıtılmasında ve emilmesinde görev alıyor.

Özellikle atmosferin altındaki stratosfer katmanındaki %75 oranında gaz ve su buharı, dünyanın ekolojik dengesinin korunarak canlılığın devam edebilmesi açısından oldukça önemli. Su buharı oranı, yere ve zamana göre değişerek yağış, bulut, sis gibi hava olaylarının oluşumunu sağlar ve böylece yeryüzünün aşırı ısınıp soğumasını engeller. Karbondioksit, metan, azot oksitleri, hidroflorokarbon ve ozonun bileşiminden oluşan sera gazları da atmosferin alt kısmında bulunan, güneş ışınlarının belli oranda tutulup, yansıtılmasında filtre görevi görürler. Eğer sera gazları olmasaydı, gece ile gündüz arasında inanılmaz sıcaklık değişimleri meydana gelecek, güneşin zararlı ışınları süzülmeden dünya yüzeyine ulaşacak ve belki de canlılık hiç oluşamayacaktı.

İklimbilimciler küresel ısınmanın boyutlarını karşılaştırmak için geçmişteki iklim değişikliklerini araştırıyor.Günümüzde araştırmacılar kuzey kutbundaki buzullardan aldıkları sondaj örnekleriyle buz tabakaları üzerinde erime ve donma dönemlerini belirleyerek, dünyanın iklimsel değişimlerini yorumlamaya çalışıyorlar. Bu çalışmaların sonucunda geçtiğimiz bin yıl içinde atmosferdeki karbondioksit miktarının sabit olduğu belirlediler. Ayrıca son bir milyar yıl içinde ardı ardına dört büyük sıcak ve soğuk dönemin gerçekleştiğini tespit ettiler. Bu dönemsel değişimler yaklaşık 250 milyon yıl sürüyor. İçinde bulunduğumuz ve 50 milyon yıl önce başlayan soğuk dönemin belli oranlarda tekrarlayan sıcak dönemlerinden birindeyiz.

Bu bilgiler küresel ısınmanın, dünyanın iklimsel değişimindeki doğal süreçlerinden biri olduğunu gösteriyor. Dört bin yıl önce başlayıp soğuma eğilimi gösteren grafik eğrilerinin son yüz elli yılda hızlı bir şekilde tersine dönmüş olması sıcak dönemin sonuna yaklaştığımızı işaret eden uzmanları endişelendiriyor.

Atmosferdeki karbondioksit miktarı ve buna bağlı olarak sera gazı etkisi giderek artıyor. Karbondioksit konsantrasyonu 18. ve 19. yüzyıllarda 280-290 ppm arasında seyrederken, endüstri devrimi ve özellikle 2. Dünya Savaşı'ndan sonra bu değer 350 ppm seviyelerine kadar ulaştı. Artan dünya nüfusuyla gelen tüketim ihtiyacı ve doğal alanların yok edilmesi karbondioksit konsantrasyonundaki artışın ana nedenleri. Uzmanlar karbondioksit oranındaki bu artışın dünyanın yüzey sıcaklığını son yüz yıl içinde 0,4 - 0,8º C arttırdığına ve olması beklenen değerden % 30 daha yüksek olduğuna dikkat çekiyor. Bununla birlikte yüzey sıcaklığında yalnızca son yirmi yılda meydana gelen artış 0,25 - 0,4º C arasında. Birleşmiş Milletlerce desteklenen "İklim Değişikliği Hükümetler Arası Paneli (IPPC)"nin raporunda bu yüzyılın sonuna kadar dünyamızın ortalama sıcaklığı 2 ile 4,5 derece yükseleceği öngörülüyor.

Bu değişimlerin devamında su, buz ve karasal sistemler de diğer bileşenler olarak büyük oranda etkileniyor. IPCC'nin raporuna göre küresel ısınmanın en çok endişe veren etkilerinin başında kuzey kutbundaki buzulların yavaş yavaş değil, hızlı ve durdurulamaz boyutlarda erimesi geliyor. Buzulların güneş ışınlarının geri yansıtılmasında, böylece dünyanın ekolojik dengesinin korunmasında büyük önemi var. Araştırmacılar değişiklikleri öngörebilmek üzere oluşturdukları modellerin önemli bir kısmında, bu erime hızıyla Kuzey Buz Denizi'nde buz kalmayabileceği sonucuna vardıklarını belirtiyorlar. Buzulların kapladığı alanın daralmasıyla etrafındaki su yüzeyinin artması, karalardaki tatlı su kaynaklarının yok olması ve güneş ışınlarının daha fazla emilmesi anlamına geliyor. Bu emilim dünya yüzey ısısının artmasına sebep olurken beraberinde çok daha büyük sorunları da getirecek.

Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli 4. Değerlendirme Raporu (İngilizce)

Okyanuslar, küresel ısınmadan etkilenenlerin en başında yer alıyor. Bu sorunların başında okyanuslar ve denizler gibi hidrolojik sistemlerin etkilenmesi var. Okyanuslarda meydana gelen sıcak ve soğuk su akıntıları, dünyamıza ulaşan güneş ışınlarının yarattığı ısının dengelenmesinde tampon görevi görüyor. Atlantik okyanusundaki sıcak su akıntılarında meydana gelen değişikliğin Batı Avrupa ve Amerika'nın kuzeydoğusunda kışların daha soğuk geçmesine de bu durumun sonucudur.

Küresel ısınma etkisiyle tropiklerdeki sular çok daha fazla buharlaşıp, yüksek enlemlerde ki okyanuslara eklenir ve bu eklenti sonucunda da okyanus akıntılarının yönünün değişmesine ya da kesintiye uğramasına neden olur.

Küresel ısınmanın daha da artmasıyla meydana gelecek bir diğer olaysa; deniz sularının asit miktarının giderek artması olacaktır. Okyanus sularının asit konsantrasyonlarının çok ufak değişimi bile binlerce canlı türünün yok olmasına neden olacaktır.

Isınma ve etkileri küresel ölçekte devam ediyor.
Tropikal kasırgalar, tsunamiler, seller, taşkınlar, uzun süreli kuraklıklar ve çölleşme gibi gün geçtikçe şiddetlenen ve binlerce canlının ölümüne neden olan doğal afetlerle küresel ısınmanın etkilerini yaşamlarımızda daha çok yer ediyor.

KÜRESEL ISINMA İÇİN BELİRLENEN KÜRESEL ÖNLEMLER
Dünya Meteoroloji Örgütü, 1970'lerin başından bu yana insan faaliyetlerinin küresel iklim değişikliği üzerindeki etkilerine dikkat çekiyor. Bu süreçte Birleşmiş Milletler aracılığıyla ülkeler arası görüşmeler yapılarak İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi oluşturulmuştur. Bu sözleşmenin maddeleri arasında; sera gazlarının oluşumunda en çok sanayi, enerji, ulaşım, çöplükler, orman yangınları gibi faaliyetlerin sorumlu olduğu tespit edilmiş ve özellikle gelişmiş ülkelerde bunları azaltmaya yönelik anlaşmalar yapılmaya başlanmıştır.

İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin amacı "Atmosferdeki sera gazı birikimlerinin iklim üzerindeki tehlikeli antropojen (insan kaynaklı) etkileri engelleyecek düzeyde tutmak" olarak tanımlanmıştır. Bu sözleşmenin uygulanabilmesi için en önemli girişimlerden biri 1992 yılında Rio Çevre ve Kalkınma Konferansı'nda yapılmıştır. Ancak konferansta atmosfere salınacak sera gazı emisyonun oranları belirlenememiştir.

1997 Kyoto Protokolü'ne göre protokole taraf olan ülkeler 2008-2012 yılları için sera gazı salınım oranlarını 1990 yılındaki salınımlarına göre en az %5 oranında azaltacaklarını vaad etmişlerdir. Avrupa Birliği'ne üye ülkeler, %8'lik azaltma yükümlülüğü üstlenmiştir. Protokolde Amerika Birleşik Devletleri için belirlenen salınım azaltma yükümlülüğü %7'dir.

Kyoto Protokolü'nün bugün tam olarak uygulanmıyor ve ABD gibi özellikle en çok sera gazı üreten ülkeler anlaşmayı kabul etmiyorlar.

İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 13. Taraflar Konferansı ve Kyoto Protokolü 3. Taraflar Toplantısı 200'e yakın ülkenin katılımıyla 4-14 Aralık 2007 tarihlerinde Bali'de gerçekleşti. Bu toplantılarda Türkiye'nin henüz duruşunu netleştirmemiş olması dikkat çekti. Türk Hükümeti adına yirmi beş kişilik grup ve sivil toplum kuruluşlarından Doğa Derneği, TEMA Vakfı, REC Türkiye Bali'deki toplantıları izledi.

Türkiye'nin Kyoto Protokolü'ne katılım için 6 Haziran 2008'de hazırlanan yasa tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunuldu. Tasarı meclisin onayından geçtikten sonraki dönemde 2012 yılına kadar Türkiye'nin Kyoto Protokolü'ne karşı hiçbir yükümlülüğü olmayacak. Türkiye için süreç 2012 yılında başlayacak.

Doğa Derneği Teşkilatlanma Ekip Lideri Nuri Özbağdatlı Bali'de yapılan iklim değişikliği görüşmelerine katılarak diğer ülkelerin ve Türkiye'nin duruşunu, STK'ların iklim değişikliği konusundaki etkilerini gözlemledi. Nuri Özbağdatlı'nın on gün süren İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 13. Taraflar Konferansı ve Kyoto Protokolü 3. Taraflar Toplantısıyla ilgili edindiği bilgi ve izlenimleri toplantılar süresince her gün Türk basını ve kamuoyunun bilgisine sunuldu.

Okunmamış bir mesajınız var: Küre ısınıyor!

Doğa Derneği'nin Bali Raporu

Türkiye Kyoto'yu İmzalayacak mı?, 10 Aralık 2007
Dünyanın Gündemi: Dünya 2030'A Kadar İki Derece Isınacak, 11 Aralık 2007
Amerika Birleşik Devletleri "Günün Fosili" Seçildi, 12 Aralık 2007
Japonya Bali'ye Nükleer Enerji İçin Gelmiş, 13 Aralık 2007
Bali'de Dünyanın Geleceği Belirlendi, 15 Aralık 2007

KÜRESEL ISINMANIN TÜRKİYE'DEKİ ETKİLERİ
Türkiye konumu nedeniyle küresel ısınmanın ana etkilerinden olan tropikal kasırgalar, el-nino ve muson yağışları gibi küresel etkisi çok büyük olan meteorolojik olayların etki sahalarından uzak. Türkiye su kaynaklarının azalması ve artan orman yangınları nedeniyle küresel ısınmanın potansiyel etkileri açısından risk grubu ülkeler arasında yer alıyor.

Deniz sularında ki sıcaklık ve akıntı yönlerinde oluşacak değişimlerle balıkçılığın etkilenmesi uzmanlarca öngörülüyor. Ayrıca deniz sularının yükselmesi sonucu kıyı bölgelerimizin sular altında kalma olasılığı da bulunuyor.

Yükseltisi fazla olan bölgeler için öngörülen durumsa, dağ zirvelerindeki buzulların kar tutma seviyesi ve süresinin düşeceği ve sıkça çığ meydana geleceği yönünde.

Küresel ısınma da etkili sera gazlarının salınımının yönetilememesi ve azalan su kaynaklarının yanlış kullanımı nedeniyle küresel ısınmanın etkileri normal seyrinden daha hızlı yaşanıyor. Küresel ısınma ve yanlış su yatırımları, Türkiye'nin "su bütçesini" yok edebilir. Suyun aşırı tüketimine yönelik yatırımların devam etmesi halinde ülkemizin küresel ısınmanın etkilerinden olumsuz etkilenmesinden endişe ediyoruz. Türkiye, sanılanın aksine, su kaynakları açısından son derece fakir olup kişi başına düşen su miktarı dünya ortalamasının yaklaşık beşte birine karşılık geliyor. Küresel ısınmanın etkisiyle Türkiye'nin su kaynakları daha da kısıtlı hale geleceği için su bütçemizin son derece dikkatli kullanılması gerekiyor. Ülkemizin 2030 yılı su kullanım hedefleri ve yatırımları, suyun daha çok israf edilmesine neden olabilir. Suyumuzu nasıl kullanıyoruz?
Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü verilerine göre 2003 yılı itibariyle kullanılan suyun miktarı toplam 40,1 milyar metreküp. Bu miktarın 6,2 milyar metreküpü (%15,5) içme suyu, 4,3 milyar metreküpü (%10,7) sanayi, 29,6 milyar metreküpü (%73,8) ise tarımsal amaçlı olarak kullanılıyor. Bu dağılım içinde en büyük paya sahip (toplam su kullanımının dörtte üçü) tarımsal su kullanımının, DSİ 2030 planına göre 72 milyar metreküpe çıkarılarak yüzde 143 oranında artırılması öngörülüyor. Öte yandan, yine DSİ Genel Müdürlüğü verilerine göre sulanabilir alanların 2030 yılına kadar 4,9 milyon hektardan 8,5 milyon hektara çıkarılarak yüzde 73 oranında büyütülmesi planlanıyor.

Tarımda israf edilen su
Ne var ki, Türkiye'nin kısıtlı su kaynaklarının dörtte üçünü tüketen sulama yatırımları hızla yapılırken suyun tasarruflu kullanımı ve ürün deseni üzerinde yeterince durulmuyor. Ülkemizde sulanan alanların %94'ü, suyu israf eden yüzey sulama metotları (karık, tava ve salma) ile yapılırken geriye kalan sadece %6'lık bir alanda basınçlı sulama sistemleri (yağmurlama, damlama) kullanılıyor. Oysa yüzey sulama yöntemi yerine basınçlı sulama sistemlerinin oluşturulmasıyla tarımsal sulama için kullanılan sudan tüm ürünlerde en az yüzde 50 oranında tasarruf sağlanabilir. Bu güne kadar sulamanın yüzeyden yapılması nedeniyle Türkiye'nin su kaynaklarının en azından üçte birinin israf edildiği tahmin ediliyor. Yüzey sulaması yapılarak suyun israf edilmesi ve şeker pancarı gibi aşırı su tüketen tarımsal ürünlerin desteklenmesi nedeniyle Konya Havzası'ndaki sazlıklar başta olmak üzere dünyaca ünlü pek çok sulak alanımızı kaybettik.

2030'da daha çok sulak alan yok olabilir
DSİ, tarım sektörü dışındaki sektörlerde de suyun tüketiminde büyük bir artış öngörüyor ve toplam kullanılan su miktarını 40,1 milyar metreküpten 112 milyar metreküpe çıkarmayı (yüzde 179'luk artış) hedefliyor. Bu artışın Türkiye'nin doğal su rezervleri olan sulak alanları nasıl etkileyeceğiyle ilgili bir hesaplama bulunmuyor. Ancak hâlihazırdaki 40,1 milyar metreküplük su kullanımı nedeniyle Marmara Denizi'nden daha büyük bir yüzölçümüne karşılık gelen 1 milyon 400 bin hektarlık doğal sulak alanın (Türkiye'deki sulak alanların yaklaşık yarısı) kaybedildiği dikkate alındığında 2030 yılında doğal sulak alanların neredeyse tamamının yok olması bekleniyor.

Küresel ısınmaya hazır değiliz
Küresel ısınma tüm dünyanın ve Türkiye'nin su kaynaklarını tehlikeye sokarken, Türkiye suyun aşırı kullanımına neden olan tarımsal yatırımları gerçekleştirmeye devam ediyor. Çevre ve Orman Bakanlığı, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın "İsrail modeli" olarak tanımlanan basınçlı sulamaya geçiş konusundaki prensip kararları son derece sevindirici, ancak yeterli değil. Küresel ısınmanın olumsuz etkilerini en aza indirebilmek için DSİ'nin 2030 yılında tarımsal su kullanımını %143 oranında artırarak yeni sulu tarım alanları açma hedefinin gözden geçirilmesi ve çevresel açıdan risk taşıyan projelerin iptal edilmesi şart.

Konu hakkında açıklama yapan Doğa Derneği Genel Müdür Güven Eken "Türkiye'nin küresel ısınmaya karşı mücadelesinde daha etkili olabilmesi için acil olarak harekete geçmesi gerekiyor. Bu nedenle, Çevre ve Orman Bakanlığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın su kaynaklarıyla ilgili politikalarını müştereken belirlemek konusundaki adımları son derece umut verici. Ancak Türkiye'nin su kaynaklarının korunabilmesi için Devlet Su İşleri'nin 2030 planlarında köklü değişiklikler yapılması ve çevre üzerindeki etkileri tam olarak bilinmeyen su yatırımlılarının durdurulması gerekiyor" dedi.

Tarıma giden su daha da artacak
Türkiye, kısıtlı su bütçesine rağmen tarımsal su kullanımını 2030 yılına kadar 29,6 milyar m3'ten 72 milyar m3'e çıkarmayı, bir diğer deyişle, tarımsal su tüketimini %143 oranında artırmayı hedefliyor (Kaynak: Devlet Su İşleri internet sitesi). Bu artışın, küresel ısınmanın olumsuz etkileri dikkate alınarak yeniden değerlendirmesi ve 2030 su yatırımlarının bu değerlendirme sonucunda kısıtlanması gerekiyor.

İlgili Linkler
http://www.iklim.cevreorman.gov.tr/kyoto/tur.htm
http://www.rec.org.tr/sayfa.asp?id=31
http://www.kyotoprotocol.com/
http://www.climatechange.gov.au/
http://unfccc.int/kyoto_protocol/items/2830.php
 
 
Dikkat Koruma Alanı!
Gediz Deltası’nda ılık bir şubat ikindisiydi. Yere uzanmış ve tam içim geçmişken “Beni görmüyorsun!” diyen bir sesle irkildim.
>>>

Doğa Derneği Facebook Sayfası

 
 
  © 2004 - 2012 Doğa Derneği Her hakkı saklıdır.
Gizlilik Sözleşmesi | Ziyaretçi Defteri
ATLAS BirdLife RSPB