Dört milyar yaşında bir gezegende yaşıyoruz. Oysa birkaç gün önce 2012 yılının gelişini kutladık. Dört milyarda, 2012... Okyanusta bir damla! Düyanın yaşının milyonda biri bile etmiyor. Etrafımıza bakınca görüyoruz ki, zaten o okyanustan da eser yok. Dünyayı yönettiğine inandığımız devleter, tatışılmayan ideolojiler, gezegenin altını üstüne getiren kanunlar. Hepsini toplasan geçmişleri birkaç yüzyıl, bir kısmı ise on yıl dahi etmez. Gelin görün ki dört milyarda 2012’lik bu bilgi kırıntısı ile koca dünyayı yönetmeye çalışıyorlar. 2011’in önemli olayları arasında kimlerin ne dediği, kimin başkan seçildiği, hangi kanunun çıktığı anlatılıyor. Ne var ki, kimse artık 13 dakikada bir canlının neslinin tükendiğinden, kutsadığımz modern yaşam nedeniyle gezegenin topyekün bir yıkımın eşiğine geldiğinden bahsetmiyor. 2011’de yüzlerce insanın Türkiye’nin on farklı noktasından “Anadolu’yu Vermeyeceğiz!” diye yola çıkarak 40 gün 40 gece Ankara’ya yürüdüğünü pek az insan hatırlıyor. Sufi geleneğinde olduğu gibi, insanın kendisine yapılan kötülükleri unutması bir erdemdir. Başkasına yaptığı iyilikleri unutması da öyle. Ne var ki, hepimizin yegane yurdu doğaya yaptıklarımızı unutamayız. Çünkü ne bizim, ne de bu dünyayı bizimle paylaşan milyarlarca canlının gidebileceği başka bir yer yok. Bu nedenle, bir dereyi hafriyat çöplüğüne çevirdikten sonra televizyonlara çıkıp HES’ler doğayı güzelleştiriyor diyen bakanları 2012’den itibaren dünya üzerinde görmek istemiyorum. Güney Afrika’da bir haftadan uzun süre toplandıktan sonra düyadaki ekolojik ve toplumsal yıkımın üstesinden gelmek için tek bir iyi niyetli adım atamayan dünya devletlerini tanımıyorum. Ortamı ılındıran çevreci söylemleri 2012’de de duymaya devam edeceğiz. Bizi evimize çift cam takınca veya yeşil duş başlığı kullanınca dünyayı kurtarmış olacağımıza ikna etmeye çalışacaklar. HES’ler için şu kadar ağaç kestik ama, bu kadar da diktik diyecekler. Ben bunlara inanmayacağım. İnanmayacağım, çünkü karşımızda çevrecilik kategorisine konup yaşamın dışına itilemeyecek kadar ciddi bir sorun var. Dünyanın, sen ben mücadelesine, erk malzemesine dönüştürülemeyecek kadar büyük bir derdi var. O da ölüyor olması... Kurbağayı kaynar suya attıklarında zıplar kurtulurmuş. Ne var ki su yavaş yavaş ısındığında suyla beraber kaynar gidermiş. Dünyadaki halimiz biraz buna benziyor. Suyumuz yavaş yavaş kaynıyor, ama farkında değiliz. Çok mu karamsar konuştum? Değil aslında. Çünkü ılık ortam rehavetinden kurtulup uyanan kurbağalar her geçen gün çoğalıyor. Seslerini işitiyorum. Vrak! Vrak! Onların ne zaman zıplayıp çıkacağını ise, sizin onlara hangi gün katılacağınız belirleyecek. Güven Eken Doğa Derneği Başkanı guven.eken@dogadernegi.orgtwitter.com/ekenguvenRadikal / 3 Ocak 2012 |