Ekle  Çıkar
Tarkan - Uyan
ATLAS BirdLife RSPB ATLAS BirdLife RSPB
 
Kayıp Mantık
Uygarlığımızın terk ettiği, unuttuğu, küçümsediği ilksel toplumların kayıp mantığı, gezegenimizin kaybıyla mı sonuçlanıyor? Kuantum ve görelik kuramıyla Şaman düşüncesi arasında nasıl bir ortaklık var?

Batı Afrika ülkesi Mali’de, Dogon kabilesi kâhini, gün ortasında çölün parlak kumları üzerine kehanet çizgilerinden bir dörtgen çizer, sonra uç noktaları çapraz çizgilerle birleştirir. Sonra geceyi bekler. Geceleyin tilki gelecek, kuma dikilmiş küçük çubuklar arasında dolaşacak, ayak izlerini bırakıp gidecektir. Gelecek zamanın patikası böylece ortaya çıkacaktır. İlksel insan, Dogon büyücüsü buna inanırdı, gelecek zamanı anlamaya çalışırdı. Bu kayıp bir mantıktır. Küçümsenen bir mantıktır aynı zamanda. Bir varmış bir yokmuş da kayıp mantıktır. Kendini kartal bilen Sibirya şamanının, ne varmışım ne yokmuşum diye başlayıp az gittik uz gittik diye süren masalların, gide durmak, döne durmak gibi deyişlerin aslında insanlığın kayıp mantığının derin ve kadim izlerini bize nasıl da taşıdığını söylemeye çalışacağım. Bunu yaparken, Atlas’ta yıllarca “Bumerang” yazılarından tanıdığınız Mustafa Cemal’in emeği yirmi yılla dağılan yeni yayımlanmış kitabından da yer yer söz edeceğim.

Mantık insanın doğasından, hatta arzularından, duygularından bağımsız bir “aygıt” mıdır? Mustafa Cemal, mantığın bize nüfuz ettiğini söyler. Kendi deyimiyle mantık insana içkindir. Duygularımızın, duyumlarımızın, hisleriminizin, istek, dilek, arzu ve tutkularımızın yanında veya dışında bir gözlemci değildir mantık. Yani dış veya dışarda değildir. Bütün duygularımıza doğrudan içkindir. Düşünme biçimimiz nasılsa, onlar da ona uygun olarak onunla birlikte, onun yoluyla oluşur. Mantık eşlik edici değil, zemindir. En keskin duygular bile ondan tümüyle bağını koparamaz. Tersine duygularımızı irdelerken mantığı kullanırız.

Gündelik yaşamımızda hemen her gün kullandığımız üç kelime: Nitelik, nicelik ve ölçü, kitabın da bağlamı. Ama her biri birbirinden daha paradoks. Niteliği anlayayım derken nicelik zihnimizden kaçar, niceliği anlayayım derken nitelik. Hele ölçüde hepten çıkmaza gireriz. Her şeyin ölçüsü vardır! Bunu desek bile, yaşantımız tersini söyler, hızlandıkça daha hızlanacağımızı sanırız. Ama Einstein, hayır der, bunu yapabilirseniz ışığa dönüşürsünüz. Bu yüzden, çağımızın şamanı Einstein’dır diyebiliriz. Madde ve enerjinin eşdeğer olduğunu ilk o söyledi. Zaman ve mekânın birliğini ondan öğrendik. Mermininki gibi taneli ve suyunki gibi dalgalı hareketin tek ve aynı ışık fotonun davranışı olduğunu Kuantum fiziğinden iyice öğrendik.

Ama hâlâ, Aristoteles’ten bu yana, neredeyse 2 bin yıldır, özde köklü bir değişmeye uğramadan egemenliğini sürdüren biçimsel mantıkla düşünüyoruz! Oysa eski toplumların bilgeleri, şamanlar, karşıtları bir bilirdi, birlikteki karşıtlığı tanırdı.

Önce görelik fiziği, dörtboyutluluk tasarımıyla, gündelik yaşamımızın üçboyutlu algısının yanlışlığını yüzümüze vurdu. Ardından Kuantum fiziği, kesinsizlik ilkesiyle gündelik yaşamımızdaki konformist kesinlik algısını sarstı. Küreselleşme dediğimiz gelişim, üretim, dağıtım ve tüketim süreçlerinin dünya ölçeğinde yayılması da bir yandan, eski özdeşlik ideolojilerini, ben benim, biz biziz kalıplarını yumuşatıyor, hızla eritiyor. İşte felsefe tarihinin en büyük filozoflarından kabul edilen G. W. Hegel’in kayıp mantığı tam bu süreçte, Mustafa Cemal’in elinden yeniden hayat buluyor.

İlkin bu mantık dörtboyutludur, kitapta bu Möbiyüs şeridiyle, yani tek yüzlü şeritle ifade ediliyor. Bu şeritte, iç ve dış birdir. Hegel’in ünlü çember metaforu Mustafa Cemal’e göre Möbiyus şeklidir. İki Möbius şekli, Klein şekli oluşturur ve bu birlik dörtboyutlu çemberdir. İkincisi kesinsizlik bu mantığa içkindir ve son olarak sen veya ben değil sen-ben ve ben-sen mantığıdır. Konuyu biraz kitaptan yararlanarak anlatacağım. Ama önce bu mantığın karakteristik tarafını ortaya koymalıyız.

Özdeşlik ve Karşıtlık
Yaşadığımız dünyaya egemen olan biçimsel mantıkta, düşünme karşıtlıklarla işler. Kadın erkek, aydınlık karanlık, iyi kötü, güzel çirkin, doğru yanlış, erdemli erdemsiz, acı zevk, zihin beden, insan hayvan ve hatta doğa toplum... Sonsuzca çoğaltabiliriz. Tüm düşünce tarihi, çeşitli karşıtlıklarla baş etme mücadelesi olarak özetlenebilir. Mitolojiler ve dinler, bu karşıtlıklar üzerinde kurulmuş düşünce abideleridir. Nitekim günümüzde de değişik mantıklar, bu karşıtlıkları nasıl işlediğiyle birbirlerinden ayrılır.

İnsanlığın bugüne dek yarattığı mantıkları kabaca ikiye ayırabiliriz. Canlı mantığı, cansız mantığı. Cansız mantığına göre karşıtlıklar, belirsizliğe izin vermeyecek denli kesindir, geçmişsiz ve geleceksizdir. Bunun mantıktaki karşılığı çelişkisizliktir veya paradokslardan arınmışlıktır. Örneklendirirsek, el, kol değildir ve kol el değildir. İkisi de birbiri karşısında özerktir. Buna “özdeşlik ilkesi” deniyor ve A, A dır, yani A, B değildir diye dile getiriliyor. İnsan insandır, ağaç ağaçtır, Özcan Özcan’dır, Özcan kuş değildir. Yani, ya hep, ya hiçtir!

Canlı mantığına göre ise el koldur, kol eldir ve bu ikisi özerkliklerini anca bütünlüklerinde kazanırlar. Bütünlüğünden koparılmış el, ölü eldir. Doğrudur, kol elsiz yaşayabilirken el kolsuz yaşayamaz, ama buna rağmen ikisi bütündür, el kangren olursa kol da olur.

Aynı şekilde doğa ve toplum bütündür. Bizzat biz doğayız ve bulunduğumuz toplumu değiştirmek, değişik toplumlar kurmak doğayı yeniden kurmaktır. Dışarısındaki doğayla ilişkisini sırf onu sömürmeye indirgemiş, gelecek perspektifinden yoksun, miyop mu miyop, makineleşmiş bir toplumsal ortamda yaşıyoruz. Elinde, emniyeti açık, dolu tabancayla dolaşan çocuk misali, biyo ve nano teknoloji çağında böyle bir tutum çok korkunç değil midir? Böyle bir yapılanmayı, iç ve dış doğayı organik bir bütünlüğe kavuşturacak şekilde yeniden örgütlemek, dışımızdaki doğayı kurtarmanın üstünde bir iyilik değil midir? Bunun için nasıl düşünmemiz gerekir, nasıl bir mantık gerekir? Eski düşüncede olduğu gibi, karşıtları birleştirerek düşünmeye izin veren bir mantık gerekir.

Kuşbakışı insanlık tarihine göz attığımızda bir evrimin yaşadığını apaçık anlıyoruz. Muazzam bir değişme var. Biçimsel mantık, matematiksel düşünce karşı konmaz bir egemenlik kuruyor. Bugüne değin bütün dünya toplumlarını hem maddi hem tinsel olarak yönetiyor, belirliyor, düzenliyor. Bu düşüncenin iki büyük başarısı var. Bir tanesi kudretli devletler, saldırgan, köleleştirici devletler meydana getirebilmek. İkinci ise teknolojideki üstünlük. Yani bugün bilgisayara kadar varan muazzam teknik gelişme. Bu durumda, başka türlü düşünemez olan insanlık, güce ve teknolojiye büyük bir hayranlık beslemekten kurtulamıyor.

İnsanı doğaya, insanı insana bağlayan her şey ortadan kalkıyor. Her şey fizik ve matematiğe indirgeniyor, sonuçta insanın doğayla ve kendisiyle ilişkisi yok oluyor. Elektrikle her yanı aydınlattığı için gökyüzüyle, yıldızlarla, evrenle ilişkisi yok. Birkaç yüzyıl öncesine değin kuşlar için binalara küçük yuvalar yapan insanlık, kuşların ölmesine artık ses çıkarmıyor, umursamıyor. Binalarına kuş evleri yapmak aklına bile gelmiyor. Yalnızca New York’ta yılda 90 bin kuş, gökdelenlere çarparak can veriyor. Yine Amerika Birleşik Devletleri’nde yılda 1 milyar kuş, göç ederken binalara ölümüne çarpıyor.

New Yorklu ya da İstanbullu bir insan ile kafasında kartal tüyleri takılı Sibiryalı şaman arasında, yalnızca teknoloji farkı değil, aynı zamanda düşünce, mantık ve hatta duygu farkı vardır.

Kurduğumuz uygarlık, Birleşik Devletler’de, Kızılderililerin “zararlı hayvanlar” gibi temizlenmesine yol açtı. Sovyetler Birliği’nde yüzlerce, belki binlerce şaman, saklandıkları karanlık ormanlarda kovalanıp yakıldı, yok edildi. İnsanın doğayla ilişkisinin kopması, insanın insanla ilişkisinin kopmasına, insanın doğaya ve başka insana düşmanlığı noktasına değin ulaştı.

Canlı varlıklar olduğumuzdan eski, ilksel düşüncenin canlıyı anlamaya çalıştığını görmek şaşırtıcı değildir. Asıl garip gelen, nasıl olup da cansızın mantığının günümüze damgasını vurduğu ve bizim artık başka türlü düşünemeyen varlıklar haline geldiğimizdir. Yanıt kesin ve basit görünüyor: Teknoloji ve politika, güç ve iktidar arzusu.

Alet veya makine, cansız parçalar bir araya getirilerek oluşturulur ve insanın yapay organı olarak teknolojiye kavuştukça, Süpermen’e, Batman’e, Alaaddin’in lambasından çıkan cine dönüşür. Ya politika nedir? Birbirine hasımlaşmış, yani o bizden değil mantığıyla şekillenmiş gruplar, partiler, etnik veya dinsel topluluklar arasındaki, sınıflar ve hatta cinsler arasındaki egemenlik kurma mücadelesidir. Savaşlar yok edici bir politika biçimidir yalnızca, başka bir şey değil. Egemenlik bir kez kurulup savaş bir kez kazanıldı mı, bu bir Pirus zaferi değilse eğer, dev bir insan kaynağı tek elden bireysel veya toplumsal amaçlar doğrultusunda seferber edilebilir. Böylece bir masal kahramanına, ifrite dönüşürüz. Artık başkalarını köleleştirebilir, ol deyince oldurur, öl deyince öldürebiliriz. Bu ya hep ya hiç mantığının kent devletleri arasındaki savaşların yaşamın bir parçası haline geldiği Yunanistan’da doğması bir tesadüf müdür? Pers baskısı altındaki köleci eski Yunanistan, sonunda Aristoteles’in öğrencisi Büyük İskender yoluyla imparatorluk yoluna da girmiştir.

Tarih sanki bir kısırdöngü, güç için güç, iktidar için iktidar! O günden bu yana, gözünü bütün dünyayı ele geçirme hırsı bürümüş nice imparatorluklar kuruldu yıkıldı. Şimdi, gezegeni bir tıkla toz edecek bombalarımız var. Artık bitkilerin, hayvanların genleriyle oynayabiliyoruz. Darwin’in evrim kuramı müzelik olmak üzere, çünkü kendimiz dâhil canlıların nasıl değişikliğe uğrayacağına karar vermek elimize geçiyor. Hafta sonu tatilini uydu bakışı dünyayı seyrederek geçirmek için uzay dolmuşlarının kalkması yakındır. Bu mantığın nasıl olup da ruhumuzun en derinliklerine yerleştiğinin, geçmişimizi unutarak ve geleceğe körleşerek kendimizi nasıl makineleştirdiğimizin açıklaması şudur: Güç ve iktidar tutkusu ve buna eriştikçe pekişen kibir.

Böyle bir kibrin tipik örneği antropolog ve filozof Lévy-Bruhl’dur. Yüz yıl kadar önce, ilksel toplumların mantıköncesi olduğunu vurgulamış ve çok etkili olmuştu. Pareto’dan Freud’a hemen herkes onu izledi. Özetle söylersek, bu düşünüre göre, ilksel toplumların düşünme biçimi, yalnızca, duygularını mistik ve taşkın bir şekilde ifade etmekten ibarettir. İnsanı hayvanla, bitkiyle bir tutan “ilkel” dediği insanın veya şamanın mantığı, Aristoteles’in biçimsel mantığın özdeşlik yasasına veya çelişmezlik yasasına aykırıdır, yalnızca bir çeşit evreni insanlaştırma, kişileştirme biçimidir. Masallar da öyledir, Şehrazat’ın masalı kuralları bozar. Uçan halılar, balık gövdeli adamlar, ifritler, insan yaratıcılığının sonsuz imgeleri olarak belleklerimizde dolanır. Yaratıcılığın kendisi zaten kuralların bozulmasından kaynaklanır. Yaratıcı, kayıp mantığı sezgisel olarak yakalamış kişidir.

Bugün çok çekirdekli bilgisayarla ve bunların internet ağlarıyla bağlanmasına uzanan, göz kamaştırıcı bir teknik gelişme var. Yok edici silahlardan korkmaktan ve teknolojiye büyük bir hayranlık beslemekten kendimizi alamıyoruz. İçimizdeki kartalı hissedemeyiz, çünkü asfaltta uçan arabamız vardır. Hayvan, artık bir sosistir bizim için, türlü aşamalardan geçerek işlenmiş, uzun ömürlü olsun diye ilaçlanmış. Mandanın, koyunun, horozun, keçinin duygusundan, zekâsından kopuğuz. Cansız makineyi kendimize tabi kılabiliriz. Cansızın mantığıyla düşünen insan, geliştirdiği tekniğiyle cansızı canlı gibi de yapabiliyor, sonra da, makineler aracılığıyla canlılar üzerinde egemenlik kurabiliyor. Sürecin sonunda, cansızların canlılar üzerindeki egemenliğine dönüşüyor tekniğimiz. Otomobil, televizyon, bilgisayar, telefon, yani makina, insana hükmediyor.

Ama bedeli ağır. Birbirimize giderek daha fazla yabancılaşıyoruz.

İnsanı doğaya, insanı insana bağlayan her şey tek tek ortadan kalkıyor. Her şey fizik ve matematiğe indirgeniyor, sonuçta insanın doğayla ve kendisiyle ilişkisi yok oluyor.

Dillerinden düşürmeyenlerin artık anlamını çoktan unuttukları diyalektik, Mustafa’ya göre, Hegel’in hayran olduğu Mevlana Celaleddin Rumi ile buluşur. Rumi, Mesnevi’de şöyle yazar: “Birlikte, ben senim, sen de bensin.” Bu birlik, yani “ben senim” çemberi ve “sen de bensin” çemberinin birliği sevgidir ve sevgi, diyalektik mantığın kuvvetli bir örneğidir. Cemal’e göre Taoculuğun Yin-Yang şekli, bu diyalektiğin antik temsilidir ve Klein şekli yalnızca onun daha gelişmiş, dörtboyutluluğu açıklıkla ortaya koyan modern versiyonudur. Geçmiş ve gelecek böylelikle Hegel’in mantığında buluşur.

Bizde masallar böyle bir diyalektikle başlar: “Bir varmış bir yokmuş.” Bu deyişler, varken yok, yokken varmışım demeye gelir, ilk oluş halini anlatır. Hegel’in mantığının ilk kategorisi, tam da bizim masallardaki gibi oluştur. Yokluk (bir varmış) ve varlık (bir yokmuş) birdir, yani oluş! Veya “ne varmışım, ne yokmuşum,” yani Yin-Yang.

Canlı mantığı, görünmeyenin peşindedir. Görünmeyen cansız mantığının yasak bölgesidir. Bu yasak bölge dörtboyutludur, biçimsel mantık ise ele göze gelenin ötesine geçmemeyi salık verir; üçboyutlulukta kal, riske atma kendini der, duygularına kaptırma, güç ve iktidar sana doğru yolu gösterecektir. Dogon büyücüsü, kendini kartal bilen şaman, Alaaddin’in lambasından çıkan cin masalını veya yarısı balık yarısı adam bir balığı yakalamış balıkçı Abdullah masalını anlatan Şehrazad, görünmeyeni görme çabasının örnekleridir. Üçboyutlu bir mantıkla dünyaya bakan düşüncemiz görünmeyeni göremez. Görünmeyen, dördüncü boyuttur ve ancak düşünce yoluyla anlaşılabilir. İlksel toplulukların kayıp mantığıyla Hegel’in diyalektik mantığını, hatta Kuantum ve görelik kuramını birleştiren ortak nokta budur. Kayıp mantık, dördüncü boyutu, gerçeküstüyle, olağanüstüyle anlatır, herkese iyice belletmek için de bir varmış bir yokmuş, az gittik uz gittik diye tekerlemeler söyler.

Mustafa, görünen ile görünmeyenin aynılığını, dışarı ile içerisinin aynı olduğunu, dörtboyutlu topolojik bir çember yoluyla anlatıyor çalışmasında. Üçboyutlu düşünmeye alışmış insana, dörtboyutlu bakmanın sırrını gösteriyor. Bunu anlatmak için en iyi örneklerden biri, yazarın kitabının kapağında resimlerinden biri yer alan Rene Magritte’dir. Belçikalı ressamın, “Hegel’in Tatili” isimli yağlı boya tablosunda, siyah bir şemsiyenin üzerinde, içinde su olan bir cam bardak durmaktadır. Şemsiye içbükey, bardak dışbükey, ikisi birbirini olumsuzluyor. Felsefenin alışılmadık, ama kolay diliyle konuşursak, şemsiyenin olumsuzlamasını bardak olumsuzlar. Çünkü insan yağmurdur, şemsiyenin perdelerinden kayıp akan sudur, bu yüzden dışbükey bardak gerekir. Ama su değildir de, bu yüzden içbükey şemsiye gerekir. İkisi birlikte, yağmur insan ve yağmur olmayan insan, gerçeküstü bir birlik, yani dörtboyutlu çember oluşturur. İşte Cemal’in, Hegel’in mantığına dünyada ilk kez getirdiği yorumun kıssadan hissesi bu.

Mustafa, önsözünü şöyle bitirmiş: “Tzu ve Heraklit’in buluşacağı, ateşin yeniden harlayacağı yerlerden biri belki Anadolu’dur.” Daha önce Rumi ile buluşmuştu, şimdi yeniden buluşur, kesin buluşur. İlan ediyorum ben Kuark’ım, Neptün’üm, Samanyolu’yum. Bilin ben ördeğim, kurbağayım, bonoboyum. Antarktika’yım, Afrika’yım, Avustralya’yım. Gelin görün, Anadolu’da Gülhane Parkı’nda bir ceviz ağacıyım

Özcan Yüksek, Atlas Dergisi Yayın Yönetmeni

Atlas, Ağustos 2011
www.kesfetmekicinbak.com
 
Doğa Hakları
İnsan doğanın haklarını tanımadan haksızlığa dair sorunlarını çözebilir mi?
>>>
Hasankeyf
Doğa Derneği Facebook Sayfası
Türkiye Su Meclisi
Çengelköy DoğŸa Bahçesi
 
 
  © 2004 - 2012 Doğa Derneği Her hakkı saklıdır.
Gizlilik Sözleşmesi  
ATLAS BirdLife RSPB