 | | "Ey Türk Gençliği!" diye başlayan ve gençlere okunan satırlar. Bugün düşünüyorum da, keşke bu satırları biraz da yetişkinler okuyup anlamaya çalışsa.
Uzun zamandır Türk gençliğine doğayı nasıl sevdiririz diye düşünüyorum. İçinden çıkamıyorum. Soru her defasında "Türk gençliğine kendini nasıl sevdiririz?" haline dönüşüyor.
Otobüste, tarlada, ofiste, sokakta, dağda, bar ve kahvelerde oturan gençliğimizi izliyorum. Kimi öğrenci, kimi amele, kimi sekreter, kimi garson, kimisi çoban. Hepsi iş, aş ve mutlu bir gelecek peşinde. Çoğu bu geleceği elde edemeyecek ve bu durumun suçlusu kendi menfaatinden başka bir şeye aldırmayan bu günün "büyükleri" olacak.
Gençlerimiz hayata atılana kadar geçen sürede kendilerini tanıyamıyorlar. Okul, onlara insan değil, yarışmacı muamelesini yapıyor. Aileleri, onları korkutuyor.
Daha altı yaşından itibaren zamanlarının yarısından çoğu sıralarda çürümekle geçiyor. Akıllarına (zaman zaman ne anlattığını tam bilmeyen öğretmenler tarafından) ezber bilgiler tıkıştırılıyor. Bedenlerinin gelişimini ve iç dünyalarını izleyemez oluyorlar. Hafta içleri okulda ezber yapmakla geçirdikleri yetmezmiş gibi hafta sonları dershanede "kalıp soru" çözüyorlar. Yaşamlarının en azından on beş yılı hiçbir şey üretmeden ezber yapmakla geçiyor. Batı hayranı ve sonuç olarak verimli bir tüketici olarak üniversiteden çıktıklarında hiç tanımadıkları gerçek yaşamı büyüklerin sözlerinden öğrenmeye çalışıyorlar: "Hayat acımasızdır! Artık para kazanmalısın".
Oysa yaşam acımasız değil. Acımasız olan biz, bu günün yöneticileriyiz.Gençliği istediğimiz gibi kullanabilmek ve alışveriş merkezlerine hapsedebilmek için on beş yıl boyunca onların sahip olduğu yaratıcı gücü yok ediyoruz. Üniversite yılları bile ders notlarından ezber yapmakla geçiyor.
On beş yıllık eziyeti, kafa karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramayan TV kültürü takip ediyor. İnsanları, açık, kapalı, Türk, Kürt, köylü, kentli gibi sınıflara bölüyoruz. Lafı "git kendine bir sınıf edin" demeye getiriyoruz aslında. Böylece yaşamın ve ülkenin bütünlüğü, zihinlerde parçalanmış oluyor.
Sonuç olarak bir gün gençler de "büyük" oluyor. Hepsi birer anne, baba, patron, toprak ağası veya üst yöneticiye dönüşüyor. Her varlık gibi, onlar da içinde ne varsa onu yansıtıyor, böylece sistem yürüyüp gidiyor.
Gerçek doğa ve vatan sevgisinin, ülkesinin geçmişine ve kendisine iyi ve kötü yanlarıyla sahip çıkabilen, özgüven sahibi bireylerde yeşerebileceğine inanıyorum.
Türkiye'nin zengin doğası ve geçmişi, bu özgüvene kavuşmamız için gereken her şeyi içeriyor.
Doğa Derneği, Türk gençliğini bu zenginlikle yeniden tanıştırmak için çalışmaya devam edecek. Bu toprakların doğasını, bölünmeden koruyabilmek için.
Doğa üretim, üretim ise gençlik demektir. Bu yüzden doğayı ancak genç ruhlar yaşatabilir.
| | | | | Doğa Hakları | İnsan doğanın haklarını tanımadan haksızlığa dair sorunlarını çözebilir mi? >>> |
|
| |
|  | |  | |  | |  | | | | |