 | | Eskiden Yahudiler, dün Hasankeyf, bugün Filistinliler. Gerçek saldırgan, içimizde yaşattığımız Nazi subayı, vicdanımızı durduran baraj ve zihnimizi işgal eden İsrail ordusu!
Senin doğal varlığın, ancak yokluğun kadar önemli. Sen, benim sana verdiğim değerler ölçüsünde varsın. Ben, senin doğal varlığından üstünüm.
Saldırıya hazırlanan insan böyle düşünür. Bu düşünce sayesinde her türlü saldırıyı yapma hakkını kendinde görür.
Oswiechim kendi halinde bir Polonya şehriydi. 1940'larda Naziler şehri işgal etti. Oswiechim'in adı değişti, bir gecede Auschwitz oldu. Almanlar şehrin kenar mahallelerinden birinde dünyanın en büyük "soykırım kampını" inşa edip etrafını yüksek duvarlarla çevirdiler. Buraya getirilen Yahudileri ikiye ayırdılar: İşe yarayanlar ve gereksizler. Gereksizler, yani yaşlılar, kadınlar ve çocuklar, gaz odalarına göderildi. Değerli eşyaları, giysileri ve saçları ise kendi varlıklarından daha önemli olduğu için toplanarak Almanya'ya gönderildi. Auschwitz'teki soykırım kampının kapısına genç erkekler için "Arbeit macht frei" yazdılar: "Çalışmak özgür bırakır!". Herkes delice çalıştı, ama hiç kimse özgür kalmadı. Milyonlarca insan katledildi. Tüm bunlar sadece 60 yıl önce oldu.
Dicle, Türkiye'de sıradan bir nehirdi. 1950'lerde nehrin üzerinde dev bir baraj yaparak elektrik elde etme fikri ortaya atıldı. Milyonlarca yıllık coğrafyanın adı değişti, bir imzayla Ilısu Barajı oldu. 2000'lerin başında Nurol İnşaat ve arkadaşları bu barajın bol kazançlı inşaatına talip oldu. Alman, Avusturyalı ve İsviçreli ortaklar da ihalesiz görev yapacak olan ekibe katıldı. Nurol'un liderliğindeki şirketler hedefe ulaşabilmek için önlerindeki engelleri birer birer temizlemeye başladılar. On bin yıllık Hasankeyf'in ve milyonlarca canlının sular altında kalacak olması bile saldırı için caydırıcı olmadı. Önce devletler ikna edildi. Sonra kredi verecek bankalar. Başbakanlar ve bankalarla teker teker konuşuldu. Bu baraj doğaya ve kültüre zarar verilmeden yapılacak sözleri verildi. Kamuoyu yine de ikna olmayınca parayı alabilmek için doğa ve kültürle ilgili 150 koşulun altına imza atıldı. Paranın yolu açıldı ve zaman kaybetmeden saldırı başladı. Şirketler 150 kriteri unutarak en iyi yaptıkları işi yapmaya koyuldular. Dicle'nin yönü değiştirildi, istimlaklar başladı ve iş makineleri dağı taşı yağmalamaya başladı. Yapılan inşaat sonucunda nehir kaplumbağalarının, kuşların, sırtlanların ve milyonlarca başka canlının hayatını kaybedecek olmasının hiçbir değeri yoktu. Gerekli olanı elde edebilmek için gereksizler gözden çıkarılabilirdi.
Amaç inşaat yaparak çok para kazanmaktı, ancak, saldırgan şirketler ve yandaşları asıl amaçlarını ustaca gizlemek zorundaydı. Bu nedenle "vatansever kalkınmacı" kılığına girerek yandaş aramaya başladılar. Söylediklerine göre amaçları Türkiye'ye enerji ve su sağlamaktı. Söylemleri zaman zaman boylarını aşarak memleket güvenliğini sağlamaya kadar ulaştı. Böylece yandaşları daha da çoğalacaktı. Tüm bu göz boyama operasyonuna rağmen, gerçeği söyleyen insanlar ise bölücü damgası vurularak savuşturulmak istendi.
Ancak sonuç istendiği gibi olmadı. Doğanın hakkını savunanlar kazandı, cebini doldurmak için doğayı ve ülkesini satanlar kaybetti. Hasankeyf ve Dicle Vadisi bir süreliğine kurtuldu. Bir sonraki saldırıya kadar.
Öte yandan İsrail başka bir bölgede, başka bir baraj işiyle uğraşıyor. Durdurulması gereken şey bu sefer bir nehir değil, dünyanın vicdanı! Yüzlerce masum insanın ölüşü karşısında harekete geçen insan vicdanının önünü kesmeye çalışıyorlar. Namlunun ucundaki ise kaplumbağalar ve tarihi alanlar değil, insanlar. Ancak bu olay ile Ilısu Barajı arasında büyük benzerlikler var.
İstenen şey silah satışını artırıp çok para ve toprak kazanmak, ancak, saldırgan ülke ve yandaşları asıl amaçlarını ustaca gizlemek zorunda. Bu nedenle "kendini savunan mağdur" kılığına girerek yandaş arıyorlar. Söylediklerine göre amaçları ülkelerinin güvenliğini sağlamak. Söylemleri zaman zaman boylarını aşarak Ortadoğu'ya barış getirmeye kadar varıyor. Böylece yandaşları daha da çoğalacak. Tüm bu göz boyama operasyonuna rağmen, gerçeği söyleyen insanlar ise terörist damgası vurularak savuşturulmak isteniyor.
Saldırı felsefesinde, utanmaya yer yoktur. Filistin oyunu da diğer tüm saldırı oyunları gibi dünyanın gözü önünde oyanıyor. Herkes nefesini tutmuş, olanları izliyor. Öte yandan, saldıryı gerçekleştirenler tarih sahnesinde hemen göze çarpıyor: İsrail hükümeti ve ABD'deki destekçileri. Oysa onlar, 60 yıl önce Auschwitz'te katledilen ve tarihin gördüğü en derin acıları çekmiş insanların çocukları değil mi?
Geçmişte çekilen acılar, içimizdeki saldırganı durdurmaya yetmiyor. Eskiden Yahudiler, dün Hasankeyf, bugün Filistinliler. 60 yıl önce Polonya, dün Dicle Vadisi ve bugün Gazze. Tarihler, kurbanlar ve mekânlar değişiyor, ama oyunu kuran saldırgan hep aynı. O, içimizde yaşattığımız Nazi subayı, vicdanımızı durduran baraj ve zihnimizi işgal eden İsrail ordusu!
İçimizdeki saldırganı yok etmeden, savaşlardan kurtulmak mümkün mü?
| | | | | Doğa Hakları | İnsan doğanın haklarını tanımadan haksızlığa dair sorunlarını çözebilir mi? >>> |
|
| |
|  | |  | |  | |  | | | | |