 | | Bugün tarihi bir gün. Almanya, Avusturya ve İsviçre, Hasankeyf'i ve Dicle Vadisi'ni yok edecek Ilısu Barajı'nı desteklemekten vazgeçtiğini açıkladı. Şimdi asıl sınav Türkiye için başlıyor.
Şöyle bir dünya düşünün. Ucuz inşaat malzemesi elde etmek için Çin Seddi ve Mısır Piramitleri yıkılıyor. Amerika, Yellowstone Milli Parkı'nı kitle turizmine açıyor. Grand Canyon Milli Parkı, baraj yapılarak su altında bırakılıyor. Kenya'da ceylanların koştuğu Massai Mara düzlüklerine şeker pancarı ekiliyor ve bölgedeki doğal yaşam son buluyor. Ekvador Galapagos Adaları'nın koruma statüsünü kaldırarak kıyıları metre metre lüks otellere satıyor. Peru hükümeti, Machu Picchu'yu yerinden taşıyarak burada elektrik üretmeye başlıyor...
Böyle şeyler olmaz demeyin.
Şu anda, Türkiye'de bunların hepsi oluyor.
Türkiye'de bu kadar önemli yerler yok, hem olsa bilirdik ve korurduk da demeyin.
Türkiye'de insanlık için en az yukarıdakiler kadar önemli bir doğa ve kültür mirasına sahibiz. Ancak değerini bilmediğimiz için bu miras coğrafyalar gözümüzün önünde talan ediliyor.
Örnek mi?
Dicle Vadisi ve Hasankeyf. En az on beş bin yıllık tarihi ile dünyanın en önemli coğrafi belleklerinden biri. Dicle Vadisi, sırtlanlar, dağ keçileri, dev su kaplumbağaları, akbabalar ve daha pek çok canlı için dünyadaki son sığınaklar arasında yer alıyor. Bunun da ötesinde, vadinin insanlığın yerleşik hayata geçtiği, tarımı ve yazıyı kullandığı ilk coğrafyalardan biri olduğu kabul ediliyor. Hasankeyf, İslam devletlerine uzun yıllar başkentlik yapmış. UNESCO kriterlerine göre Dicle Vadisi 10 Dünya Doğa ve Kültür Mirası kriterinin 9'unu sağlıyor. Dünyada bu özelliğe sahip ikinci bir yer yok. Tac Mahal bir, Grand Canyon dört, Mısır Piramitleri üç, Peru'daki Machu Picchu ise ancak dört kriteri sağlıyor.
Peki Türkiye'nin konuyla ilgili kurumlarından biri Çevre ve Orman Bakanlığı ne yapıyor?
Tüm vadiyi sular altında bırakacak Ilısu Barajı konusunda diretiyor ve bu evrensel davanın izini sürenleri bölücü ilan ediyor.
Başka örnekler ister misiniz?
Tuz Gölü ve içinde bulunduğu Konya Kapalı Havzası. En azından iki milyon yıldır denizle ve diğer su havzalarıyla ilişkisi koptuğu için dünyanın en benzersiz noktalarından biri. Yeryüzünde insanlığın kurmuş olduğu ilk büyük yerleşim yeri, Çatalhöyük ve dünyanın en büyük tuz göllerinden biri burada. On binlerce flamingo, yaban koyunu, toy, şah kartal gibi sayısız bozkır canlısı burada yaşıyor. Havzanın neresine dokunsanız bir başka UNESCO Dünya Mirası adayı ile karşılaşıyorsunuz. Ancak havza son 10 yıldır su kaynaklarını hızla kaybediyor. Nedeni, suyun vahşi kullanımı ve şeker pancarı gibi bölge için yanlış ürünlerin teşvik edilmesi. Tarımdaki su israfı nedeniyle geçtiğimiz yıllarda Tuz Gölü tümüyle kurudu.
Konunun en önemli muhatabı Çevre ve Orman Bakanlığı'nın ise sorunla ilgili hiçbir ciddi planı yok. Tek çare olarak Göksu nehrinden su getirmek öneriliyor ama bu plan havzadaki açığın yarısını bile karşılamıyor. Üstelik susuzuluk sorununu Göksu Havzası'na da sıçratıyor.
Şimdi de Doğu Karadeniz'deyiz. Macahel UNESCO Biyosfer Rezervi. Burası dünyanın en yaşlı ormanlarının olduğu yerlerden biri. Macahel çevresinde 2000 yaşındaki kayın ağaçlarının yer aldığı doğal yaşlı ormanlar yer alıyor. Gerçek bir doğa mirası. Bu nedenle Çevre ve Orman Bakanlığı'nın Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü görevini en iyi şekilde yaparak alana Türkiye'nin tek UNESCO Biyosfer Rezervi statüsünü vermiş. Aynı bakanlığın bir başka birimi, Devlet Su İşleri ise, bölgedeki neredeyse tüm derelerin kullanma hakkını farklı şirketlere satmış ve hiroelektrik santral inşaatı için tahsis etmiş.
Örnekleri çoğaltmak mümkün ama ne yazı ki sonu yok. Çünkü Türkiye'nin uluslar arası öneme sahip 305 Önemli Doğa Alanı'nın tamamında durum neredeyse aynı. Hemen hepsinin üzerine büyük harflerle yazılmış: "Sahibinden satılık".
Peki satışa sunan tam olarak kim? Yanıtı tuhaf gelebilir. Ama gerçek.
Bu değerleri korumakla yükümlüyken, tam tersi bir işlev gören Çevre ve Orman Bakanlığı'nın bazı birimleri ve bu talana önayak olan üst düzey yöneticileri.
Almanya, Avusturya ve İsviçre bugün Ilısu Barajı'ndan çekilerek, Türkiye'nin doğa ve kültür mirasına "sahibinden" daha çok değer verdiklerini gösterdiler. Biraz geç alınmış olsa da tarihi bir karar.
Ancak asıl sınav şimdi Türkiye için başlıyor. Türkiye sadece Hasankeyf değil, evrensel değere sahip tüm doğa ve kültür mirasına bundan sonra ne kadar sahip çıkacak? Geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi doğasını ve kültürünü yağmalamaya devam mı edecek, yoksa olanlardan bir ders çıkarılacak mı?
Bu güzel coğrafyada yaptığım her yolculukta bizi biz yapan gerçek değerlerin kalkınma adına feda edildiğini görüyorum. Ne var ki, Türkiye'nin doğa ve kültür mirasını yağmalayarak kalkınması mümkün olmayacak. Böyle bir durum gerçek olsa, doğanın büyük hızla yok edildiği Afrika ve Güneydoğu Asya ülkeleri, dünyanın en zengin ülkeleri olurdu. Doğayı yok ederek kalkınmak mümkün olsa, Marmara Denizi kadar sulak alanı tarımsal üretim adına yok etmenin sonucunda Türkiye'de tarım sektörü kat kat büyümüş olurdu. Ancak bunların hiç biri olmadı, bundan sonra da olmayacak.
Türkiye, Ilısu Barajı gibi tarihi hataları yapmaya devam ettikçe, kalkınma ihtirası, sağlıklı ve müreffeh bir toplum olma hakkımızın önünü kesecek.
Bu nedenlerle, Türkiye'deki doğa ve kültür katliamının parçası olmayı reddediyorum.
Eğer varsa, bireysel söz hakkımı Hasankeyf, Tuz Gölü, Macahel ve tüm Türkiye sathındaki doğa ve kültür mirasımızın yaşamasından yana kullanıyorum.
Çünkü onların yok olması, benim de yok olmam demek. Ait olduğum toplumun yok olması demek. Nihayetinde, tüm Türkiye'nin yok olması demek.
Hasankeyf yok olmadı, yok olmayacak.
| | | | | Doğa Hakları | İnsan doğanın haklarını tanımadan haksızlığa dair sorunlarını çözebilir mi? >>> |
|
| |
|  | |  | |  | |  | | | | |